“Kapıya yaklaştığımda evin kapısı açıktı. Sarah yerde yatıyordu. Şaşkın ve üzgün bir yüz ifadesi vardı sanki. Salon altüst olmuştu, sanki bir ayı içeride koşturmuş gibiydi. Bütün camlar kırılmış, bazı fotoğraflar yırtılmıştı. Üst katlara dokunulmamıştı ama. Sarah’nın yüzünde iki derin kesik vardı, boynunun sol tarafı koparılmış, her yer kan içindeydi. Sağ ve sol kollarında yine aynı derinlikte çizikler vardı ama bunlar ikiden fazlaydı. Karnı paramparça olmuştu. O görüntüyü, o dehşeti anlatamıyorum ki… “Sarah!” diye bağırıp üstüne atlamak istedim. Son bir defa olsun sarılmak istemiştim, hem belki uyanır, bunların hepsinin kötü bir kâbus olduğunu söyler diye beklemiştim belki de. İnsan o kadar yara alıyor ki sevdiğini kaybedince…”

Uyan-John’un Günlüğü, kendi evrenini yaratıyor. Üstelik bu evrenin sadece şimdiki halini değil, geçmişi de anlatılıyor. Bu açıdan Şafak Akgün, kurgu alanındaki yeteneğini henüz ilk kitaptan okuyucularına kanıtlıyor.